Bölüm 1

 

Nedenini anlayamadığı bir sıkıntıyla uyandı. Akşam katılmış olduğu partide uzun zaman sonra alkolü biraz fazla kaçırmıştı. Dudaklarının birbirine yapıştığını hissetti. Yataktan kalktı, mutfağa gitti.  Buzdolabından aldığı sürahiden bir bardağa su doldurdu, buz gibi soğuk suyu bir dikişte bitirdi, ancak içi hala yanıyordu, bir bardak daha su koydu. Onu bir dikişte bitiremedi, yanına aldı. Susuzluğu gitmişti ama hala kendini iyi hissetmiyordu.

 

Saate baktı, sabahın dördüydü. Yatağına dönmeyi düşündü ama uykusu kaçmış ve sıkıntısı devam etmekteydi. Diz üstü bilgisayarını alarak yatağa geçti. Bilgisayar açıldıktan sonra maillerini okumak için Outlook Express’ini açtı. Partiye gitmeden önce kontrol etmişti. Mail kutusu çoğunlukla arkadaşlarından gelen iletilmiş zincir mailler ile doluyordu. Sistem, dört yeni mailiniz var mesajını verdikten sonra gelen mailleri beklemeye başladı. Hepsini aldıktan sonra gelen mailleri kontrol ettiğinde üç tanesinin benzer mail zincirlerinden olduğunu gördü, bir tanesi ise tanımadığı bir isimden ve mail adresinden gelen bir maildi. Maile tıkladı, kısa bir not vardı.

 

Bu akşam sizi tanımak ne kadar güzeldi, MSN adresiniz varsa ve beni kaydederseniz sizinle sohbet etmeyi çok isterim.

 

Gönderenin adresi Derin Sevgi olmakla birlikte mailin altındaki imza da Serpil yazıyordu. İlk birkaç saniye Serpil kimdi diye düşündü, sonra partide karşılaştığı ve arada bir sohbet ettiği uzun boylu, güzel kadını anımsadı. Ona mail adresi verdiğini tamamen unutmuştu.

 

MSN adresini yazmıştı. MSN!! Onun için kâbus olan ve uzun süredir kullanmadığı bir sohbet programıydı MSN.

 

Bir an eskiye gitti.

 

23 yaşında Sakıp Sabancı Üniversitesi Psikoloji bölümünü çok iyi dereceyle bitirdikten sonra Amerika’da New Jersey Üniversitesinde lisansüstü programı kazanmıştı. Lisansüstü programında çalışırken üniversitede hocalarının dikkatini çekmişti. Princeton hastanesinde ek görev alması teklif edildiğinde çok sevinmişti. Bu hastane bir efsaneydi. Einstein’ın 18 Nisan 1955 yılında bu hastanede vefat etmesi ve beyin araştırmalarının hastane tarafında yürütülmesi, bu konuda çalışan herkesin ilgisini bu hastaneye çekmişti. Üniversitede Newark kampüsünde kalıyordu. Hastane ile kampüs arası uzak olduğu için kendisine ucuz bir araba almıştı. Her gün okuldan sonra hastaneye gidiyor ve Psikoloji bölümünde ki hastalar ile ilgileniyordu. Girişkenliği sayesinde kendisini hastane personeline de sevdirmişti. Yakışıklı biri sayılırdı, uzun boyu, uzun siyah saçları ve ela gözleriyle kızların beğenisini kazanıyordu. Uzun zamandır bırakmadığı yüzme sayesinde vücudunda bir gram yağ yoktu. Doktor arkadaşlarından kendisine hayran kitlenin varlığından haberdar oluyordu ama bunları çok önemsemiyordu. Sevdiği kadın Türkiye’de İstanbul’daydı. Sevgisine sadık birisiydi, üniversiteye yerleşeli altı ayı geçmesine rağmen hiç kimse ile birlikte olmamıştı. Önünde iki sene vardı. Bu süreyi hızlı bir şekilde geçirmek, işinde başarılı olmak ve döndükten sonra Beste ile evlenmeyi istiyordu. Beste ile yaklaşık iki yıldır birlikteydiler, her ikisinin de ilk ilişkisiydi. Beste’de İstanbul Üniversitesinde hukuk okuyordu. Aralarında üç yaş vardı ve Beste’nin mezun olmak için önünde iki senesi vardı. Her şeyi planlamışlardı, döndükten sonra Beste’nin de okulu bitmiş olacaktı, sonra evlilik ve çocuk. Gerçi çocuk konusunda henüz anlaşma zemini sağlayamamışlardı. Beste hemen çocuk istiyordu, aslında bu isteğinin arkasında anne olmakla birlikte, kariyerine sorunsuz devam etmekte vardı. Kendisini bu kadar genç yaşta baba olarak düşünemiyordu, nedense çocuğu hep kariyer önünde bir engel olarak görmüştü. Çocukları sevmesine rağmen, işi daha önemliydi, büyük hedefleri vardı. Bu kadar başarılı bir üniversite kariyerinden sonra hemen baba olup yaşam kavgasına atılmanın onu engelleyeceğini düşünüyordu. Ancak bu fikirlerinin hepsini Beste’ye tam olarak söylemiş değildi. Sırası geldiğinde Beste’ye erken çocuk sahibi olmanın dezavantajlarını anlatıp onu ikna edebileceğini düşünüyordu.

 

Psikolojik rahatsızlıklar bütün dünyada hastalıklar arasında ikinci sıradaydı. Hatta yapılan analizler iş gücü kayıplarındaki % 80’nin psikolojik rahatsızlıklardan kaynaklandığını ve bu hastalıkların içinde en yüksek oranın da depresyon olduğunu ortaya koymuştu. İnsanların büyük bir bölümü yaşamlarının bir döneminde depresif duygular yaşadığını ve tedavi olmadan kolaylıkla atlatamadığını göstermişti. Zaten, hastanede incelemiş olduğu hasta dosyalarında en çok göze çarpan nokta da depresif sorunlardı ve ağırlıklı olarak birlikteliklerin getirdiği sorunlardan kaynaklanıyordu. Teknolojinin de gelişmesiyle internet çılgınlığı tüm dünyayı etkisi altına aldığı gibi, Amerika’yı da etkisi altına almıştı. Web siteleri, sohbet programları, çöp çatan siteleri derken, ilişkilerin yıpranmasına kimse engel olamıyordu. Konuştukları insanların yaşamlarında gördükleri yalnızlık o kadar göze batıyordu ki. Özellikle kaygı bozuklukları, endişe ve korku duymanın yanında, cinsel bozuklukların getirmiş olduğu hastalıklar ile birleşince hasta içinden çıkmaz bir hale gelebiliyor ve psikoterapi yapılmadan atlatmakta zorluk çekiyorlardı.

 

Beste ile çok sık olmasa da MSN’de sohbet ederlerdi ama asla çok kalmazdı. Onun sesini duymayı daha çok severdi. Uzun uzun telefonla konuşurlardı, bazen de telefonda birbirlerini tahrik ederlerdi, bundan çok keyif almasa da Beste sevdiği için sever gibi yapar, onu mutu etmeye çalışırdı. Nedense bu tarz şeylerden keyif almıyordu. Duygu ve mimiğin olmadığı hazlar ona sahte geliyordu.

 

Üniversite hayatının birinci senesinde İstanbul’a bir hafta tatile gitti. Zamanının büyük kısmını Beste ile gezerek geçirdiler. Kalan zamanında da ailesini ziyaret etti. Anne ve Babası hukukçuydu. Her ikisi de devlete uzun bir süre hizmet ettikten sonra emekli olmuşlardı. Bir kız kardeşi vardı, o da Türk Hava Yollarında hosteslik yapmış, sonra tanıştığı bir iş adamıyla evlenip Fransa’ya yerleşmişti. Sadece özel günlerde ve tatillerde bir araya gelebiliyorlardı. Beste’nin hukuk okuyor olması anne ve babasının çok hoşuna gidiyordu. Bazen yan yana geldiklerinde konuştukları tek konu neredeyse hukuk oluyordu. Kendisi çok sıkılmasına rağmen, Beste sıkılmaz, sıkılsa bile karşısındaki insana bunu asla belli etmezdi.

 

Amerika’ya döndükten sonra önünde sadece bir yılı kalmıştı ve bu bir yıl ona çok uzun geldi. Ancak son birkaç ayda Beste’den çok haber alamıyordu. Ne zaman arasa ya telefonu kapalı oluyordu veya çok kısa konuşuyorlardı. Bir terslik olduğunu düşünüyordu ama Beste’den bu konuda bilgi alamıyordu. Beraberliklerini bilen birkaç arkadaşından bilgi almaya çalışsa da tatmin edici hiçbir yanıt bulamamıştı. MSN’e girdiğinde ise Beste’yi hiç çevrimiçi görememişti. Acabalar kafasında dolaşırken, bu acabaların derslerini etkilememesini başarmıştı ve lisansüstü programını üstün başarıyla bitirmişti. Artık dönme zamanı gelmişti. Beste’ye döneceği günü ve saati bildirmişti ama nedense arzu ettiği o sevinç yoktu Beste’de.

 

Dönmesine birkaç gün kala Beste aradı.

 

-         Merhaba canım

-         Merhaba canım sevgilim !!!

-         Seninle bir konuda konuşacağım ama lütfen beni kesme olur mu?

 

Ters bir şeyler olacağını biliyordu, Beste’nin soğuk yaklaşımı da bunu gösteriyordu.

 

-         Bunu sana şu anda anlatmak benim için çok zor ama anlatmazsam da biliyorum ki doğruyu yapmamış olacağım.

-         Ne oldu Beste? Birlikte aşamayacağımız hiçbir şey yok, bunu sen de biliyorsun, ters giden bir şeyler var, birkaç aydır farkındayım ama sen benimle paylaşmazsan ben nasıl sana yardımcı olabilirim? Nedir ters giden?

-         Doruk, ben evleniyorum!!!!!

 

Bir an yanlış duyduğunu sandı, Beste evleniyordu ama Beste kendisiyle evlenecekti, nasıl bir başkasıyla evlenebilir di?

 

-         Ne demek evleniyorum? Kiminle evleniyorsun? Ne diyorsun sen Allah aşkına, şaka mı bu?

-         Hayır, üzgünüm şaka değil. Sana bunu daha önce söylemek istedim ama söyleyemedim. Bir başkasına aşık oldum Doruk, buna engel olamadım, doğru şeyler yapmadım belki ama beni anlamanı ve ne olur beni affetmeni istiyorum.

-         Kim peki bu adam? Nereden tanıyorsun? Ne zamandır birliktesiniz?

 

Aslında aklına o kadar çok soru geliyordu ki, gerçeğin kendisinde yarattığı üzüntü ve sıkıntıyı henüz algılayabilmiş değildi. Gözleri dolu dolu olmuştu ancak bunu Beste’ye belli etmemeye gayret gösteriyordu.

 

-         Kızacaksın biliyorum, internette tanıştığım birisi, bir iş adamı. Seni en başta ona anlatmıştım, çokta dostça devam etti arkadaşlığımız ancak o kadar çok görüşmeye başladık ki, sonunda onsuz zaman geçiremez oldum. Sen uzaktaydın.

-         Evet, ama bunu bana anlatabilseydin, atlar gelirdim Beste, bu bir bahane olamaz.

-         Bu kadar değer verdiğin kariyerini bırakarak mı? Hayır Doruk, bunu yapmanı asla istemezdim, sen bir şeylerin hayali peşindesin ve eminim bunu başaracaksın, ben sana bunu yapamazdım.

-         Peki, sonra ne oldu?

-         Sonra birlikte olduk, bu anlattıklarımdan gurur duymuyorum inan ama olanları da sana tüm çıplaklığı ile anlatıyorum işte.

-         Devam et!

-         İki aydır beraberiz Doruk ve bir şey daha söylemeliyim.

-         Ne?

-         Hamileyim. Bu bir kaza da değil, isteyerek oldu.

 

Bunu hiç beklemiyordu, Beste’den üst üste aldığı haberler onu o kadar çok sarsmıştı ki nerede olduğunu dahi unutmuştu.

 

-         Hamile misin? Buna inanamıyorum, tam iki yıldır buradayım, bu zamana kadar bekledin ve benim dönmeme sadece iki üç ay kala hem sevgili buldun, hem ondan hamile kaldın, hem de evlenecek misin? Tebrik ederim Beste, bu duyduklarıma inanamıyorum gerçekten, benim sevdiğim, evlenmeyi düşündüğüm Beste gerçekten sen misin?

-         Aslına bakarsan şu son üç aydır yaşadıklarıma ben kendim de inanamıyorum ama olan bu. O yüzden sana yaşamında bol şans diliyorum, geldikten sonra beni aramamanı özellikle rica ediyorum. Medeni bir şekilde bu ilişkiyi sonlandıralım olur mu?

-         Bunu aklına bile getirme, seni aramak değil, senin adını bile anmayacağım bugünden sonra. Sana mutluluklar da dilemiyorum Beste. Şunu da unutma, benim sevgimi benden çalan bir insanla birliktesin, bilerek ve isteyerek bunu yapan bir insanın psikolojisi üzerine sana çok şey anlatabilirim ama yapmayacağım. Neden mi? Çünkü mutlu olamayacaksın. O kişi seni mutlu edemeyecek ve bu yaşadıklarından pişman olacaksın. Sana mutluluk dilemiyorum ve seni asla affetmeyeceğim.

 

Telefonu kapattığında ellerinin titrediğini gördü. Sinirleri boşandı ve ağlamaya başladı. Odasında yalnızdı, oda ona dar gelmeye başladı, nefes alamadığını hissetti, pencereyi açarak derin derin nefes aldı. İki senedir uğraştığı depresyon, yalnızlık, yetersizlik yaşayan insanların psikolojilerini inceleyen birisi olarak insanların bunu hak etmediğini düşündü. Bu kadar kolay olmamalıydı. Bin bir zorlukla başlatılan ilişkilerin bu kadar kolay bitmesi nasıl olabilirdi? Nasıl insanlar bu kadar kolay vazgeçebilirlerdi?

 

Yine aklına Beste’nin dediği geldi. Nette tanıştık. Kendisi bu netten ve net arkadaşlıklarından ne kadar uzak durmaya çalışsa da Beste o kadar içindeydi. İnsanların yaşamlarına bilgisayarı bu kadar dâhil etmelerinin doğru olmadığına üniversitede okurken inanmıştı ama özellikle hastanede çalışırken yaşamış olduğu ve gözlemlediği hasta dosyalarında bu net olayının yaşadıkları depresyondaki etkilerini görebilmişti. Yaptıkları terapiler de hastaların depresyondan kurtulma çözüm önerilerinin başında gerçek dünyaya adaptasyonun gerekliliklerini anlatıyorlardı.

 

Şimdi benzer sorunu kendi yaşamında tatmıştı. Sevgilisi net yaşamından tanıştığı birisiyle birlikte olarak onu terk etmiş, üstelik ondan hamile kalmış ve evleniyordu. Bunu düşününce bu tarz programlardan nefret etmiş ve bir daha kullanmamaya yemin etmişti.

 

Farkında olmadan gülümsedi, gelen mesajı tekrar okudu. MSN adresiniz varsa sohbet etmek isterim. MSN adresi vardı ama tam iki yıldır hiç kullanmamıştı. Açtığında Beste ile karşılaşabileceğini düşünüyordu, bu yüzden Türkiye’ye döndüğünden beri MSN kullanmamıştı, açıkçası işinin dışında ve mail alışverişi dışında bilgisayarı neredeyse hiç kullanmıyordu.

 

Serpile MSN kullanmıyorum diye yanıt vermeyi düşündü, onun yerine bir yemek teklifi çok daha cazip olacaktı. Mailin geliş saatine baktı, on beş dakika önceydi. Demek ki o da uyanıktı veya en azından yeni yatmıştı, maile kısa bir yanıt yazdı:

 

Serpil merhaba, ben de sohbetimizden çok keyif aldım, MSN kullanmadığım için seni ekleme şansım yok ama istersen birlikte bir kahvaltı yapabiliriz, ne dersin?

 

Maili gönderdi, eğer uyanıksa birkaç dakika içinde yanıtı gelirdi. Kalktı, bir sigara yaktı, tekrar yatağa geldi, diz üstü bilgisayarını kucağına aldı, gönder / al’a birkaç kez tıkladı, gelen giden bir mail yoktu. Birkaç dakika sonra bir mail alınıyor yazısını gördü, heyecanlandı, baktı, yine Derin Sevgi’den geliyordu.

 

Senden gelen böyle bir teklife hayır diyemeyeceğim, kabul ediyorum, arada netten de sohbet ederiz diye düşünmüştüm, sorun değil, sabah kaçta gidelim ve nereye gidelim?

 

Böyle bir yanıtı tahmin etmekle birlikte nereye gidelim sorusunun yanıtını biraz düşündü. Ortaköy olabilirdi, Hisar olabilirdi, Bebek olabilirdi. Seçimi kendisine bırakmıştı. Saatine baktı, beşe geliyordu. O da uyanıktı. Bir çılgınlık yapmak geldi aklına.

 

Ben uyanığım ve uykum yok, sen de uyanıksan, neden bana gelmiyorsun, benim evden boğazı seyrederiz, güneşin doğuşu ile birlikte kahvaltımızı yaparız veya arzu edersen buradan çıkar bir yerlere gideriz.

 

Gönderdi, bir saat öncesinde yalnız ve sıkkındı, şimdiyse bir kadını, hem de oldukça güzel bir kadını sabahın köründe evine davet ediyordu. Artık belirgin bir heyecan duymaya başlamıştı. Acaba çok mu hızlı hareket etmişti? Yanlış anlaşılmayacağını düşünse de, kendi aklında neler olduğunu ve ne düşündüğünü biliyordu. Daveti oldukça tahrik ediciydi. Kendi davetinden kendisi tahrik olmuştu. Gelen yanıtı heyecanla beklemeye başladı.

 

Yanıt gelmekte çok gecikmedi.

 

Beni arayıp evini tarif eder misin lütfen? Ben beş dakika sonra çıkabilirim. Cep telefonumu vermiştim sana. Telefonunu bekliyorum. Öpüyorum, görüşmek üzere.

 

Telefonumu vermiştim sana!! Hemen cep telefonuna baktı, bunu anımsayamamıştı, baktığında SerpilParti adına kaydettiğini gördü. Hazırdı ve beş dakika sonra yola çıkacaktı. Heyecanı arttı. Bana da neler oluyor böyle diye düşündü.

 

Aslında Amerika’dan döndükten sonra birkaç ilişki denemiş ama iyi gitmemişti. Çevresinde nedense hep evlilik düşünen kızlar vardı. Hele iyi bir mesleğin varsa ve 28 yaşındaysan ve biraz da yakışıklıysan kızlar bir süre sonra ilişkinin duygusal boyutunu abartmaya başlıyor ve ya birlikte yaşamayı, ya evlenmeyi istiyorlardı. Düzgün bir ilişki kuramamasında Beste’yi unutamaması da yatıyordu. Her ne kadar o telefon konuşmasından sonra Beste ile bir daha hiç konuşmamasına ve hiç görmemesine rağmen, onu unutmakta zorlanıyordu. Kendi kendisine psikoterapi uygulamış ve yaşamına devam etmeyi başarmıştı. Hatta iş yaşamında Türkiye’de çok başarılı bir üç yıl geçirmiş, çalıştığı şirkette çok iyi bir konuma gelmişti. Şirketlere psikolojik eğitimler veriyordu. Kendisinin Türkiye’de olduğu yıllarda şirketler bu tip eğitimlere çok önem vermiyorlardı, ama şimdi her şey değişmişti. Birçok kurumsal şirket, psikolojik eğitimlere ağırlık veriyordu. Bu yüzden çalıştığı Amerikan ortaklı şirket bu boşluğu iyi görmüştü. Kendisinin de katılımıyla Türkiye’de bu konuda tek isim olmuşlardı. Önce bir iki psikolog ile başlayan şirket, şimdi bünyesinde sekiz psikolog bulunduruyordu ve başlarına da çok genç olmasına rağmen kendisini getirmişlerdi.

 

Telefonu eline aldı. Serpilin numarasını çevirdi.

 

-         Davetten vazgeçtiğini düşünmeye başlamıştım.

-         Cidden mi, ben sana hazırlanman için zaman vermiştim. Ev adresi çok kolay, Gümüşsuyu Set Otel var.

-         Evet, Set Oteli biliyorum.

-         Onun yanındaki sokaktan gir, Onur sokak, solda Hürriyet apartmanı var, oranın en üst katı. Teras.

-         Bana yakınmışsın, bunu bilmiyordum.

-         Sen neredesin? Sanırım bunu sormayı unuttum, istersen gelip ben de alabilirim, bu saatte taksi bulmak zor olabilir.

-         Yok, ben Ortaköy’de Ata sitesinde oturuyorum, kapıda her zaman taksi var, sanırım on beş dakikaya kadar sen de olurum. Bir şey lazım mı?

-         Sanmıyorum, evde birçok şey var, tabi özel sevdiğin bir şey varsa ve evinde varsa getirebilirsin.

-         Kendimi seviyorum, onu da getiriyorum, hadi on beş dakika sonra görüşürüz, ben çıkayım da, güneşi kaçırmayalım. Sen biliyorsundur, kaçta doğuyor güneş?

-         Sanıyorum bir saatimiz falan var. Bekliyorum.

-         Kocaman öptüm sizi psikolog bey.

 

Telefonu kapattığında dün geceye kadar tanımadığı bu kadını düşündü. Ayrıntıları anımsamaya çalıştı.

 

Parti eğitim verdiği bir şirkette tanıştığı Çağlar’ın düzenlediği bir partiydi. Aslında bir doğrum günü partisi gibiydi, önce bir ocakbaşına gitmişler, oradan da Çağlar’ın Tarabya’daki evinde devam etmişlerdi. Çağlar oldukça varlıklı ama bir o kadar da mütevazı birisiydi. Genç yaşta ticaret hayatını öğrenmiş, hatta bu yüzden üniversiteyi bile bırakmıştı. Uzak Doğu ile yapmış olduğu anlaşmalar sayesinde, orada ürettirdiği ayakkabıları Türkiye’de pazara sunuyordu. Birkaç kişiyle başladığı iş gitgide büyümüş, bugün sadece Türkiye’de yaklaşık iki yüz kişinin çalıştığı dev bir imparatorluğa dönmüştü.

 

İlk eğitim teklifi geldiğinde oraya psikolog arkadaşı Sezen gitmişti. Ancak birkaç eğitimden sonra bir gün Çağlar direk kendisini aramış ve eğer mümkünse bu eğitimi kendisinden bizzat almak istediğini söylemişti.

 

Genelde bu durumlarda neden araştırılır ve eğer eğitimci yetersizse buna göre önlemler alınırdı. Ancak konuşmaları sırasında, Çağlar, bir arkadaşının tavsiyesi üzerine şirkete başvurduklarını ve kendisini istediklerini belirtmişti, Sezen hanımdan şikâyeti olmadıklarını ve mümkünse bu değişikliğin yapılmasını rica etmişti. Daha telefonda konuşurlarken, aralarında bir yakınlık oluşmuştu.

 

Bunun üzerine, şirketin sahibi Tülin hanım ile konuşmuş, durumu anlatmış, daha sonra Sezen’i de çağırıp olanları anlatmışlardı. Sezen biraz bozulmakla birlikte kabul etmiş ve müşteri kendisine geçmişti.

 

İlk toplantılarında şirketi tanımaya çalışmıştı, Çağlar işin başında olmakla birlikte yetki ve sorumlulukları çok iyi dağıtmıştı. İyi bir patrondu, zaten bu tarz eğitimleri masraf gibi görmeyen, eğitime önem veren bir yapısı olması, işini çok kolaylaştırmıştı. Haftada iki kez Çağlar’ın şirketine gidip eğitim veriyordu. Bundan da çok keyif alıyordu. Çalışanların da memnun olduğunu görüyordu.

 

Bir akşam Çağlar, onu bu partiye davet etmişti. Aslında Çağlar’ın doğum günüydü. Ona gümüş bir büst almıştı. Parti Etiler’de bir ocakbaşında yemek ile başlamıştı. Görebildiği kadar yaklaşık yirmiye yakın kişi vardı. Herkes ile tanışmış ama kimsenin adı pek aklında kalmamıştı. Davet edilenler arasında tanıdığı sadece Çağlar’ın şirketindeki Halka İlişkiler Müdürü Tuğba hanımdı. Onun dışındaki kişiler Çağlar’ın iş arkadaşları değil, genelde özel yaşamından seçtiği arkadaşlarıydı. İş yerinden sadece Tuğba’nın katılması ise tahmin ettiği şeyi doğruluyordu. Tuğba ile Çağlar arasında en başından beri bir şeyler olduğunu düşünüyordu. Aslında birbirlerine çok yakışıyorlardı. Çağlar otuzlu yaşlarda, esmer, biraz göbekli, 180 boylarındaydı. Her zaman çok şık giyinirdi. Tuğba ise 170 boyunda kısacık sarı saçlı bir kızdı, vücudu mankenlere taş çıkartacak kadar düzgündü ve açıkçası bunu sergilemekten de hoşlandığı belli oluyordu. Yan yana geldiklerinde pek sıkı fıkı gibi gözükmeseler de aralarında bir şeyler olduğu belli oluyordu.

 

Onun dışında yemekte kadın sayısı erkek sayısından fazlaydı. Çağlar’ın pek erkek arkadaşı yoktu anlaşılan. Yemek sırasında uzun bir masaya oturdukları için herkesle pek sohbet edebilme olanağı olmamıştı. Aslında herkes birbirini tanıyordu, yabancı olan bir tek kendisiydi, ancak girişkenliği sayesinde birçok kişiyle tanışmış ve gerek iş, gerek genel konulardan bahsetmişlerdi. Serpil masada en uzak noktada oturduğu için yemek sırasında sohbet edememişlerdi. Birkaç kez gözleri denk gelmiş, her ikisi de birbirlerine gülümsemişlerdi.

 

Daha sonra Çağlar, herkesi evine davet etmiş, birkaç kişi dışında herkes kabul etmişti. Yemekte alınan rakıların üzerine Çağlar’ın sahip olduğu içki koleksiyonu eklenince parti sonunda neredeyse kafayı bulmayan kalmamıştı.

 

Serpil ile evde sohbete başlamışlardı. Serpil 27 yaşında, 175 boylarındaydı, kırmızı hafif dekolte bir elbise giymişti. Uzun siyah saçları neredeyse beline kadar uzanıyordu. Elbisesi dizlerinin hafif üstündeydi, yazdan kalma bikini izi gözükmüyordu. Çok sade ince topuklu kırmızı bir ayakkabı giymişti. Kırmızılı kadın filminden fırlayan Kelly LeBrock’a benziyordu. İnce yüzü, dolgun dudakları vardı. Vücudu ise oldukça çekici gözüküyordu. Özetle, çok etkileyici bir kadındı.

 

Konuşmaları genelde iş ile ilgili başlamıştı. Serpil’in bir modaevi vardı. Nişantaşı’nda bir mağazası vardı ama genelde evinde çalışıyordu. Aynı zamanda bir de güzellik salonu sahibiydi. Yaşı genç olmasına rağmen, başından bir evlilik geçmişti. Ancak bu evlilik yürümemiş, üç ay sonra boşanmıştı. Son iki senedir yalnız yaşıyordu ve yaşamını tamamen işine adadığını söylüyordu. Eski kocasından aldığı tazminatı akıllı kullanmış, önce güzellik salonu açmış, sonra da modaevi kurmuştu. Başarılı Stilistliği ve hırslı kişiliği ile çalışkanlığı birleşince kısa zamanda başarılı bir noktaya getirmişti.

 

Çağlar’ın ailesi için elbise tasarımları yaparken tanışmışlar ve çok iyi arkadaş olmuşlardı. Bu gece çağrılanlar arasında olmaktan çok keyif aldığı belli oluyordu. Aslında Çağlar’ın erkek arkadaşlarından birkaç tanesi Serpil ile oldukça fazla ilgilenmişlerdi ama Serpil onun yanında olmayı tercih etmişti. Gecenin sonuna doğru birbirlerine cep telefonlarını ve mail adreslerini vermişlerdi. 

 

Bunları düşünürken kapının zili çaldı. Gelenin o olduğunu bile bile, kapıyı açmadan evvel diyafona bastı;

 

-         Kim o?

-         Postacı, ama ben iki kere çalmayacağım değil mi?

 

Kendi kendine gülümseyerek, sokak kapısını açan düğmeye bastı. Birkaç dakika sonra Serpil içeride olacaktı. Üzerinde sadece bir şort vardı, hemen içeriye geçip üstüne ince bir kazak geçirdi. En son ne zaman birisini evine davet ettiğini düşündü, anımsayamadı. Çokta önemli değildi.

 

Kapı zili tekrar çaldı. Hemen kapıya koştu, açtı. Karşısında bir melek vardı sanki. Serpil, uzun saçlarını toplamıştı, kışkırtıcı bir beyaz askılı bir elbise giymişti, yüzünde hemen hemen hiç makyaj yoktu. Elinde pembe bir hırka vardı.

 

-         Davet edecek misin yoksa zorla mı gireceğim?

-         Pardon, güzelliğin karşısında büyülendim galiba, lütfen gel, gir içeri.

-         Hımm, güzel bir karşılama, devam edebilirsin, hoşuma gitti.

 

Çok doğal olarak yaklaştı ve yanağına bir öpücük kondurdu. Bu sırada parfümünü hissetti, hafif ama çok etkili bir çiçek kokusuydu. Serpil içeri girdikten sonra kapıyı kapadı. Serpil etrafı kolaçan ediyordu.

 

-         Düzenli birisi olduğunu tahmin etmiştim.

-         Yok canım, evde düzeni bozacak birisi olmayınca, bıraktığın gibi kalıyor her şey.

-         Mütevazıyiz bir de, bak bu da güzel.

 

Serpil terasa doğru ilerlemeye başladı, gün aydınlanmaya başlamıştı. Terastan vuran aydınlık ile Serpil’in beyaz elbisesinden vücudunun kıvrımları belli oluyordu. Seyrederken heyecanlandığını hissetti. İçindeki Doruk ile kavga başlamıştı. Bir taraftan onu arzularken, diğer taraftan ev sahipliği ve yeni tanışmışlığın getirdiği kibarlığın kavgasıydı bu.

 

Serpil’in arkasından terasa çıktı.

 

-         Sana ne vereyim, kahvaltı öncesi çay, kahve veya soğuk bir şey?

 

Serpil geriye döndü, aralarında mesafe çok azdı.

 

-         Önce benimle sevişmeni istiyorum, şu anda ihtiyacım olan tek şey o. Tabi sen de istersen.

 

Şaşırmasına rağmen arzu ettiği ve beklediği şeyin bu olduğunu biliyordu. Serpil’e sarıldı ve dudaklarından öptü. Kısa bir öpücüktü. Sonra birbirlerine baktılar, tekrar öpüşmeye başladılar. Elleri birbirlerine kitlendi, sadece öpüşüyorlardı, ara vermeden. Öpüşürken birbirlerine dokunmaya başladılar. Serpil’in elbisesini çıkardığında içinde hiçbir şey olmadığını gördü, vücudu tahmin ettiğinden daha güzeldi. Eğilip boynunu, kulaklarını ve göğüslerini öpmeye başladı. Bu arada Serpil’de onu soydu. Bir süre daha birbirlerini okşadıktan sonra Serpil’i kucağına aldı ve yatak odasına götürdü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm 2

 

Gözlerini açtığında hala geçirdiği muhteşem sabahın etkisindeydi. Saate baktığında saatin dokuza geldiğini gördü. Çok fazla kıpırdanmadan kafasını yan doğru çevirdiğinde Serpil’in yüzü kendine dönük uyuduğunu gördü. Serpil onun kıpırdadığını hissetmişti, uyanır gibi oldu, sırtını döndü ve uyumaya devam etti. Yavaş yavaş sırtını okşamaya başladı, Serpil’in teni çok yumuşaktı. Okşarken tahrik olduğunu fark etti, okşamaya devam etti. Dudaklarını sırtına değdirdi. Yavaş yavaş öpmeye başladı, pürüzsüz bedeni okşamaya başladı, dokunduğu her noktadan karşılık almaya başlamıştı, devam etti. Sonunda Serpil uyandı ve yüzünü ona döndü. Hiç konuşmadan birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.

 

Gözlerini kapamadan öpüştüler, önce kısa, sonra uzun, sonra daha uzun. Bu sabah iki kez sevişmiş olmalarına rağmen birbirlerine doyamamışlardı, sanki her ikisi de uzun zamandır kimseyle bu kadar duygu yüklü sevişmemişti. Birbirlerini seyrederek bir kez daha seviştiler.

 

****

Aynı saatlerde Çağlar yataktan kalkmıştı. Çok keyifli bir akşam geçirmişti. Terasta çayını içtikten sonra tekrar yatak odasına döndü. Tuğba uyuyordu hala, yatağın kenarına gitti, Tuğba’yı seyretti, güzel ve çalışkan bir kadındı. Normalde çalışanları ile ilişkiye girmezdi ama Tuğba’yı çok beğenmişti. Bir ilki yaşamış, Tuğba ile ilişkiye girmişti, kendisine göre sonu olmayan bir ilişkiydi, işi bittiğinde Tuğba şirketten ayrılacaktı, bunu onun da bildiğini biliyordu.

 

Akşamı düşündüğünde, Doruk’un katılımına çok sevinmişti. Onun şirkete kattığı değer çok fazlaydı. Aklında kurduğunu gece paylaşamamıştı, öncesinde Gürkan ile konuşmayı düşünüyordu. Saat dokuzu geçmişti, hafta sonu olmasına rağmen Gürkan’ın uykuyu sevmediğini biliyordu, muhtemelen onu koşarken yakalayacaktı.

 

Gürkan ve Çağlar çok uzun zamandır birlikteydiler. Liseyi birlikte okumuşlardı. Gürkan’ın hayali hep avukat olmaktı. Daha lisedeyken, edebiyatta, konuşmada ve yazmadaki başarısı, münazaralar da onun olduğu ekibin sürekli kazanması, ona haklı bir ün kazandırmıştı. Gürkan, liseyi pekiyi ile bitirdikten sonra tahmin edildiği gibi İstanbul Hukuk Fakültesini kazanmıştı, Çağlar ise ticarete başlamıştı ama hiç kopmamışlardı. Hatta zaman zaman Çağlar, Gürkan’a maddi yardımlarda bulunmuştu. Gürkan, Hukuk fakültesini çok iyi dereceyle bitirdikten sonra Paris Üniversitesinde master yapmış ve Türkiye’ye döndükten sonra ofisini açmıştı. Banka ve Sigorta davalarının yanı sıra, Borç ve Alacak davaları, Uluslararası ticaret, Marka ve patent davaları konusunda uzmanlaşmaya başlamıştı.

 

Çağlar’ın da şirketinin bütün hukuk işlerini üstlenmişti. Son derece sakin ve mantıklı kişiliği ile Çağlar’ın işlerini yoluna sokmuş ve özellikle Çin operasyonunda Çağlar’a yaptığı ticari anlaşmalar ile büyük yardımı olmuştu. Hukuk fakültesindeyken bir alt sınıfta olan Çiğdem ile tanışmış ve master’ını tamamladıktan sonra evlenmişlerdi. Aslında hukuk bürosunu birlikte açmışlardı. Çiğdem bebek sahibi olmayı istediğini söylediğinde Gürkan buna karşı çıkmamış ve desteklemişti. Evlendiklerinden bir sene sonra küçük Kayra dünyaya gelmişti. O kadar tatlı, minik ve sevimliydi ki, Çiğdem bir daha çalışmayı istemedi ve bebek ile ilgilenmeye başladı. Gürkan en başlarda zorlansa da, yavaş yavaş her şeyi düzene koymaya başlamıştı.

 

Çağlar cep telefonunu çaldırdığında Gürkan Park Ormanda koşuyordu. Gürkan, kulaklığından telefonun çaldığını duyduğunda telefonun melodisinden kimin aradığını biliyordu, koşmaya devam ederken kulaklığın açma düğmesine bastı.

 

-         Akşam gelemediğimiz için fırça mı atacaksın Çağlar, denediğimizi biliyorsun.

-         Hayır Gürkan, neden fırça atayım, gelemeyeceğinizi biliyordum dostum, sen bebişinle ve o güzel karınla oynaş diye rahatsız bile etmedim, bu arada Çiğdem ne zaman boşanıyor senden?

-         Hiç umutlanma. Hayrola hafta sonu ve sen bu saatte ayaktasın Çağlar, akşam seni meşgul edecek birilerini bulamadın galiba.

-         Buldum buldum da, seninle bir konuyu acilen konuşmam lazım. Telefonda mı konuşalım, yoksa birkaç saat sonra buluşalım mı, zamanın varsa istersen atla bana gel koşun bitince.

-         Büroda biraz işlerim var Çağlar, konu ne?

-         Yeni bir işe girmek istiyorum Gürkan.

-         Yeni bir iş mi? Uzak Doğu ile mi ilgili?

-         Hayır, sevdiğim bir dostumu ikna edebilirsem psikoterapi merkezi açmak istiyorum.

-         Psikoterapi mi? Ne alaka Çağlar. Senin psikoloji ile bu kadar ilgilendiğini bilmiyordum, nereden çıktı şimdi bu?

-         Bizim şirket personeline eğitim veriyoruz biliyorsun, bundan bahsetmiştim sana. Bu işin başında da Doruk diye bir genç var. Potansiyeli çok yüksek ve bu şirkette harcanıyor. Ona iş teklif etmek istiyorum. Önce ona bir muayenehane açmayı ve daha sonra burayı genişleterek psikoterapi merkezi yapmayı hedefliyorum.

-         Peki, bunun için bir bütçe çıkardın mı? Muayenehane değil ama terapi merkezi oldukça maliyetli bir şey olabilir.

-         Yaptım, elimde tüm veriler hazır, ne zaman görüşebiliriz?

-         Akşamüstü sana uğrasam olur mu, hem birkaç kadeh bir şey içeriz senin şu koleksiyondan.

-         Anlaştık, akşamüzeri beş diyelim mi o zaman, benim evde?

-         Anlaştık patron, görüşürüz, beşte sendeyim.

 

Çağlar telefonu kapattıktan sonra Doruk ile ilgili topladığı dosyayı eline aldı. Dosyanın içinde Doruk ile ilgili tüm bilgiler vardı. Bir sürü de fotoğraf bulunuyordu. Annesi ve babasının hukukçu olması Gürkan’ın hoşuna gidecekti. Bu konuda başarılı olacağını düşünüyordu, sadece Doruk’un bu işe evet demesini sağlaması gerekiyordu. Bunu da nasıl sağlayacağını biliyordu.

 

Cep telefonundan bir numara çevirdi.

 

-         Buyurun Çağlar Bey.

-         Fenerbahçe CSKA ile ne zaman oynayacak Moskova’da?

-         2 Ekim efendim.

-         Bize orada bir loca ayırt. 3 kişi geleceğiz, Moskova’yı da ara, hazırlık yapsınlar, her şeyin en güzelini istiyorum, anladın değil mi, en güzeli.

-         Tamam Çağlar Bey, merak etmeyin.

 

Telefonu kapadıktan sonra artık kafasında Doruk’u nasıl ikna edeceğini biliyordu. Bu iş mutlaka olmalıydı.

 

****

Doruk yataktan kalkmayı başardığına şaşırmıştı. Yatağa yattıklarından beri neredeyse beş saati geçmişti ve bu süre içinde dört kez sevişmişlerdi. Yaşamında böyle bir gece geçirmemişti. Mutfağa giderek sebilden bir fincana sıcak su doldurdu. Dolabın içinden neskafe koydu ve karıştırdı, bu alışkanlığı Amerika’dayken edinmişti. Türkiye’de sadece çay içerdi ama Amerika’da hem üniversitede, hem hastanede neskafe içe içe bağımlı hale gelmişti. Üzerine bir şey almadan terasa çıktı, dışarıda ılık bir hava vardı.

 

Bu sırada arkadan gelen Serpil çırılçıplak bir şekilde kendisine sarıldı.

 

-         Kahvaltı sözünden vaz mı geçtin yoksa, bakıyorum kendi başına almışsın kahveni içiyorsun.

-         Senin uyuduğunu düşünüyordum, rahatsız etmek istemedim.

-         Bence sen beni rahatsız et, hep et, verdiğin rahatsızlıktan dolayı da özür dileme.

 

İçeriden gelen cep telefonu sesi, Doruğu kendisine getirdi.

 

-         Bu telefona bakmalıyım canım, hemen dönüyorum.

 

Serpil, çıplaklığına aldırmadan, teras demirlerine dayanarak, Doruğun elinden aldığı kahveyi yudumlamaya başladı.

 

Doruk, telefona baktığında Çağlar’ın aradığını gördü.

 

-         Selam Çağlar, günaydın.

-         Günaydın Doruk, nasılsın, dün gece çok güzeldi, hem katıldığın için, hem de bu gümüş büst için teşekkür etmek istedim. Çok hoş bir hediye oldu bu. Evimde hemen yerini buldu.

-         Beğendiğine sevindim Çağlar.  Ben de çok severek aldım. Güle güle kullan.

-         Doruk, seninle bir konuda konuşmak istiyorum, bu akşamüstü işin yoksa bana uğrar mısın? Birlikte bir şeyler içeriz.

-         Bir planım yok, olur, kaçta sen de olayım?

-         Saat altı gibi diyelim mi?

-         Tamam bana uyar Çağlar. Saat altı gibi sendeyim.

 

Telefonu kapattığında Serpil’in hala terasta olduğunu gördü, inanılmaz bir güzelliği vardı. Kendisine hayret ediyordu, cinselliği ilk defa yaşamıyordu ama sanki ilk defa tatmin oluyordu. Hem de daha dün gece tanıştığı bir kadınla yaşıyordu bu ilki. Aslında kendi performansına kendisi de şaşırmıştı.

 

Terasa doğru ilerledi. Arkadan Serpil’e sarıldı.

 

-         Çağlar aradı.

-         Ne diyor?

-         Benimle bir şey konuşacakmış, akşamüstü beni evine davet etti.

-         Severim Çağlar’ı. Umarım yardımcı olabileceğin bir şeydir.

-         Ben de seviyorum. Dürüst birisi ve çok iyi bir patron olduğu kesin. Çalışanlarını düşünüyor. Ayrıca faydalı olduğumu düşünmekte beni mutlu ediyor.

-         Acıktım Doruk.

-         Tamam canım, hazırlanalım, gidip dışarıda bir şeyler yiyelim istersen.

-         Tamam, banyonu kullanmak durumundayım.

-         Senindir, yardım istersen seslen.

 

Serpil, yüzünü döndüğünde tekrar öpüştüler, artık dudakları birbirinden ayrılamaz olmuştu.

 

-         Biraz daha öpüşürsek Çağlar’a geç kalacaksın bak, benden söylemesi.

-         Farkındayım ama kendime engel olamıyorum.

-         Hiçbir şeyine hakim olmadığını anlamak hiçte zor değil, belli oluyor, gel beraber yapalım banyomuzu, sudan tasarruf etmiş oluruz.

-         Bak bu reddemeyeceğim bir teklif.

-         Ama senden bir ricam olacak.

-         Nedir

-         Beni sabahki gibi kucağına alıp götürür müsün banyoya?

 

Serpil’i kucağına aldığında ben neler kaçırmışım şimdiye kadar düşünmeden edemedi. Ancak daha önce, Serpil gibi bir kadınla tanışmamıştı ki. Yaşadığı birliktelikler de hep bir beklenti olduğu önyargısıyla hareket etmiş ve kendisini hiç bırakamamıştı. Banyoya giderken hayatında en son ne zaman bu kadar mutlu olduğunu düşündü.

 

****

 

Gürkan eve geldiğinde, Çiğdem’e seslendi. Çiğdem banyodaydı. Kapıyı tıkladığında kocaman küvette Çiğdem’in Kayrayla oynadığını gördü. Çok terlemişti, acilen banyoya gereksinimi vardı. Sonra büroya gitmesi biraz çalışması gerekiyordu.

 

-         Tatlım banyo biraz bana lazım, ne zaman kullanabilirim?

-         Yarım saat sonra olur mu Gürkan? Biz de henüz girdik.

-         Tamam, ben biraz vakit geçireyim.

-         İstersen bize katılabilirsin.

-         Yok siz oynayın, rahatsız etmeyeyim terli terli sizi.

-         Nasıl istersen hayatım, ben işimiz bitince seslenirim.

 

Gürkan salona geldi. Televizyonu açtı, ilginç bir şey yoktu. Çalışma odasına geçti. Diz üstü bilgisayarı dün akşam bıraktığı gibi duruyordu. Açtı ve sistemin gelmesini bekledi. Sonra mail programını çalıştırdı. Mailleri gelirken mutfağa geçti, en çok sevdiği Sir Winston poşet çaylarından birini aldı, kendine güzel bir çay hazırladı. Tekrar çalışma odasına döndü ve gelen maillerini kontrol etmeye başladı.

 

İlginç bir mail yoktu, birkaç müşterisinden gelen bilgi, birkaç para transferi uyarısı. Bu zamandan istifade Çağlar’ın bahsettiği Doruk ve şirket hakkında bilgi almayı düşündü ancak Çağlar’dan şirketin adını almadığını anımsadı. Yine de Çağlar’ı aramadan google’da Doruk ve psikoloji kelimelerini yazdı. Tüm bilgiler anında ekranına yansıdı. İlk gelen linklerden bazılarını tıklamaya başladı. Görünüşe göre Amerikan ortaklı bir şirkette psikoloji bölümünün başındaki isimdi Doruk. Bir yerde üst yönetimin biyografisi vardı. Doruk’un biyografisini okudu. Oldukça başarılı bir eğitim yaşamı ve sonra da çalışma hayatı vardı.

 

Bu sırada içeriden Çiğdem’in banyoyu kullanabilirsin diye bağırdığını duydu. Saate baktığında banyodan sonra biraz daha zamanı olduğunu düşünerek diz üstü bilgisayarını açık bıraktı ve banyoya gitti.

 

Banyoda yarım saat kaldı, bütün yorgunluğu gitmişti. Banyodan çıktığında Çiğdem’in salonda televizyon seyrettiğini gördü. Kayra’yı yatırmıştı. Çiğdem’in yanına yaklaştı.

 

-         Kayra uyudu mu?

-         Evet canım, banyo ona çok iyi geliyor.

-         Harika, bir gün de diyorum ki beni yıkasan, Kayradan sonra beni çok ihmal ettin sanki.

 

Çiğdem, kocaman bir gülümseme ile Gürkan’a sarıldı.

 

-         Tamam canım, sen yeter ki iste, biliyorum Gürkan, seni hem işinde, hem burada çok ihmal ediyorum. Biraz daha zaman ver bana. Kayraya doyamıyorum. Seni sevdiğimi biliyorsun değil mi?

-         Biliyorum, bilmesem bu kadar rahat ve huzurlu olabilir miyim sevgilim, sen bakma bana takılıyorum biraz.

-         Seni seviyorum.

-         Ben de seni, benim biraz çalışmam lazım. Akşamüstü Çağlar’a uğrayacağım, biraz gecikebilirim.

-         Tamam canım, selam söyle o hayırsıza, Kayra’yı ne kadar zamandır görmediğini de anımsat ona lütfen.

 

Gürkan tekrar çalışma odasına geçti, biraz daha bilgi topladıktan sonra, bilgisayarını kapadı, çantasına koydu, sonra yatak odasına geçti, giyindi ve işe gitmek üzere arabasına bindi.

 

****

Çağlar, Gürkan ve Doruk ile olan randevularını organize ettikten sonra, keyfi yerinde geldi. Tuğba hala uyuyordu. Aslında en sevmediği şeylerden birisi çok uyuyan kızlardı ve Tuğba uykuyu çok seviyordu. Artık onu uyandırmanın zamanı geldi diye düşündü. Yatağa yaklaştı. Tuğba, akşamki sevişmelerinden sonra üstüne bir şey giymeden yatmıştı. Onu seyrederken tahrik olduğunu hissetti. Bir an yatağa girip tekrar sevişmeyi düşündü ancak bundan vazgeçti. Banyoya gidip suyu ılığa ayarladı ve duşu açtı. Yeni çıkan banyo küvet setlerine hayrandı. İçeride kurulu sistemden en sevdiği Vivaldi’nin Spring’ini ayarladı. Tam bir Vivaldi hayranıydı, Vivaldi’nin bütün yaşamını okumuş, neredeyse bütün eserlerini almıştı. Vivaldi’de bir çok büyük kompozitör gibi öldükten sonra anlaşılmış bir keman duayeniydi.

 

Gözlerini kapatıp müziğin sesiyle, suyun ritmini dinledi. Bu sırada vücudunu sarmalayan elleri hissetti. Bu yumuşak vücudun ve usta ellerin sahibini hiç düşünmedi, gözlerini de açmadı. Tuğba duşun altında Çağlar’ı nasıl mutlu edebileceğini biliyordu. Boynundan, göğüslerine doğru öpmeye başladı, sonra daha aşağılara doğru ıslak bir yolculuğa çıktı. Çağlar’ın en sevdiği şeyin bu olduğunu öğrenmişti. Çağlar’ı seviyordu ve o ne derse yapmaya hazırdı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm 3

 

Gürkan Çağlar’ın evine geldiğinde saat beşi biraz geçiyordu. Çağlar onu terasa aldı, ne içeceğini sormadı, Gürkan her zaman Jack Daniels içerdi, hemen hazırladığı içkisini eline tutuşturdu.

 

-         Anlat bakalım, aklından neler geçiyor.

-         Gürkan, bu Doruk gerçekten çok iyi. Onu muayenehane açmaya ikna etmek istiyorum, daha sonra da Türkiye’de olmayan farklı bir terapi merkezi düşünüyorum.

-         Peki, Doruk neden bunu kendi başına yapmasın, sen ona ne değer katacaksın?

-         Bence Doruk bunu yapmayı şu ana kadar hiç düşünmedi, hakkında epey bilgi topladım. Aslında Amerika’da master yaparken çok deneyim kazanmış ama sonra birdenbire bunlardan vazgeçip eğitimci olmak istemiş.

-         Birdenbire mi olmuş bu? Böyle dediğine göre nedenini biliyorsun.

-         Evet sanırım biliyorum. Kız arkadaşı Beste’nin yüzünden.

-         Buna emin misin?

-         En azından öyle olduğunu sanıyorum. Aynı zamanda iyi para kazanıyor ama insanın içindeki daha fazla kazanma veya kazanabileceği arzusu tetiklendiği zaman her şey değişebilir. Ona çok iyi bir teklif yapacağım.

-         Ne düşünüyorsun?

-         2 Ekim’de bir işin var mı?

-         Bilmiyorum, ajandama bakmam lazım, birkaç duruşmam olabilir, neden sordun?

-         Ne varsa iptal ediyorsun.

-         İptal mi, neden?

-         Sen, ben ve Doruk iki günlüğüne Moskova’ya gidiyoruz.

-         Moskova’mı, dalga mı geçiyorsun Çağlar, ne Moskovası, dur dur sakın bana Fenerbahçe ile ilgili bir şey söyleme, CSKA maçı ayın kaçında?

-         2 Ekim’de.

-         Biliyordum, tamam kardeşim sen git, ben ve Doruk neden geliyoruz bu maça onu anlamadım, üstelik biliyorsun ki ben Beşiktaşlıyım.

-         Biliyorum, Doruk’ta Galatasaraylı. Ne güzel bak.

-         Hala anlayamadım Çağlar, şunu bir anlat bakayım bana.

-         Üçümüzün çok yakın olmasını istiyorum. Burada ne olursa olsun, hep bir iş sohbeti olacak, yakınlaşamayacağız ama düşünsene Moskova’da üçümüz iki gün boyunca birlikte olacağız, bu süre içinde sürekli bunu konuşacağız. Orada onu baştan çıkartabilecek ne varsa yaşatacağım, bana güvenmesini, sana güvenmesini sağlayacağım, daha doğrusu sağlayacağız. Yani Gürkan, biz onun şu anda çevresindeki en iyi iki arkadaşları olacağız. Bu iş teklifiyle ilgilenecek. Biraz insanları tanıyorsam Doruk, dönerken evet diyecektir.

-         Çağlar, bunu dedirtmek için Moskova şart mı? Türkiye’de de birçok ortamda bunu sağlayabilirsin.

-         Bu doğru ama maçı da sizlerle birlikte seyretmek istiyorum. Böyle ulvi bir amaç için beni yalnız bırakmayacaksınız değil mi?

-         Sana hayır demek çok zor biliyorsun, ajandaya bakar bakmaz seni arar bildiririm. Peki, ne zaman konuşacaksın onunla?

-         Biraz sonra, onu da davet ettim, geliyor. En azından bir giriş yapacağım. Bana destek ol Gürkan, bu benim için çok önemli.

-         Tamam, bana sonuna kadar güveneceğini biliyorsun. Senin için bu kadar önemliyse, her zaman yanındayım.

 

Tam bu sırada kapı zilinin sesini duydular.  Çağlar kapıya açmak için terastan alt kata indi. Gürkan her ne kadar ikna olmuş gibi gözükse de, aklında bir sürü soru oluşmuştu. Neden bir terapi merkezi? Neden buna ihtiyacı vardı Çağlar’ın? Bu konuda şimdiye kadar görmediği kadar istekli davranıyordu. Uzak Doğu’da çeşitli firmalar ile görüşmelere birlikte gitmişlerdi, birçok firma ile bağlantı kurmuşlardı. Burada yarattığı imparatorlukta birlikte çalışmalarının çok büyük faydalarını görmüşlerdi ama şimdiye kadar Çağlar’ı bir iş için hiç bu kadar istekli görmemişti.

 

Bunları düşünürken Çağlar yanında genç ve yakışıklı birsiyle girdi.

 

-         Evet Doruk, sana bahsettiğim çocukluk arkadaşım Gürkan. Gürkan, Doruk.

-         Çok memnun oldum Doruk bey.

-         Lütfen sadece Doruk, ben de Gürkan diyebilir miyim?

-         Tabi, ben de memnun olurum.

 

Çağlar Doruğun Absolute Burn sevdiğini fark etmişti, hemen hazırladı ve getirdi. Her üçü de kadehlerini kaldırdılar.

 

-         Arkadaşlığa ve dostluğa

 

Üç tane genç birbiriyle iyi anlaşacak gibiydi. Üçü de terastaki masanın etrafına oturdular.

 

-         Hayrola Çağlar, bir konu da görüşmeyi istemiştin, nedir konu?

-         Doruk, senden bir şey yapmanı istiyorum ama bu çok önemli.

-         Allah Allah, merak ettim bak şimdi, nedir bu kadar önemli olan, yapabileceğim bir şeyse memnuniyetle tabi, neden yapmayayım.

-         Peki o zaman. 1 ve 2 Ekim’de izin almanı istiyorum.

-         1 ve 2 Ekim’de izin mi? Neden?

-         Sen, ben ve Gürkan seyahate çıkacağız.

-         Ya Çağlar lütfen şifreli konuşma. Ne seyahati? Nereye?

-         Moskova’ya Fenerbahçe maçına davetlimsiniz.

 

Doruk bir şey demeden öyle baktı, Çağlar’ın şaka yapıp yapmadığını merak etti. Sonra üçü birden kahkaha atmaya başladı.

 

-         Sorma Doruk, bu adam kova Fenerbahçe’nin maçına götürmek istiyor bizi. Seni bilmiyorum ama ben Beşiktaşlıyım, hem neden Moskova, Marsilya’ya falan gidelim diyorum, Ekim ayında Moskova, hiç de cazip değil.

-         Evet yani, ben de Galatasaraylıyım ama fanatik sayılmam.

 

Tekrar gülüştüler.

 

-         Ama ben sizi sadece maça davet etmiyorum ki, maç doksan dakika, ben sizi Moskova’ya davet ediyorum. Gürkan senin daha önce görmediğini biliyorum, sen bulundun mu Moskova’da Doruk?

-         Hayır, methini çok duydum ama gidemedim.

-         Ben sizi iki gün ağırlamak istiyorum, tabi bir konu daha var, onu da detaylı olarak tartışırız diye düşünüyorum.

 

Gürkan ve Doruk, sonunda konuya gelmiş olduklarından dolayı mutlu bir yüz ifadesiyle Çağlar’a baktılar.

 

-         Doruk, bu söyleyeceğim şeyi tamamen objektif düşün lütfen, sen gelmeden önce Gürkan’a anlattım biraz, oldukça mantıklı buldu, değil mi Gürkan?

 

Gürkan başıyla onayladı.

 

-         Ben senin çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Girişkenliğin, iletişim kabiliyetin, gençliğin, yaklaşımların, insan sevgin. Bak Doruk, ben kendimi bildim bileli ticaretin içindeyim, hemen hemen her türlü insanla karşılaştım, ben kendime insan sarrafıyım diyorum. Çok başarılı biri olduğunu tekrar ediyorum ve birlikte bir şeyler yapmak istiyorum.

-         Nasıl bir şeyler Çağlar? Biraz daha açar mısın?

 

Gürkan dikkatli bir şekilde konuşmayı izliyordu. Çağlar’ın olayı sunuş biçimi ve yaklaşımı, Doruğun ilgisini çekmişti. Bu Çağlar’da şeytan tüyü vardı, birilerinin ona itiraz etmesi çok kolay değildi.

 

-         Birlikte bir terapi merkezi kuralım diyorum, önce sana bir muayenehane sonra geliştirerek Türkiye’deki en iyi Terapi Merkezi, başında senin olduğun.

 

Doruk birçok şey düşünebilirdi ama bu hiç aklına gelmemişti, daha doğrusu Çağlar’ın böyle bir teklif ile geleceğini hiç düşünmemişti.

 

-         Çağlar, çok şaşırdım dersem inan, bu tabi benim için çok onur verici bir teklif, oldukça da detayları var.

-         Sizi neden maça götürdüğümü sanıyordunuz ki. Tüm detayları bu seyahat boyunca konuşacağız. Sadece üçümüz, bütün işlerden uzak, telefonlarımızı kapatarak, sadece bu konuya konsantre olarak.

-         Maçı seyretmeyeceğiz yani?

-         Yok, maç sırasında ve bazı özel durumlarda iş konuşanı yakarım.

 

Doruk bu lafa güldü ama Gürkan başına geleceği anlamıştı.

 

-         Hop hop orada dur, bazı özel zamanlar ne demek. Çağlar, sen benim evlilik hayatımı bitirmek istiyorsun galiba, ben öyle bazı özel zamanlar falan bilmem.

-         Görüyorsun değil mi Doruk, ne kadar fesat, ben şimdi ne dedim ki bu yorumu hak ettim.

-         Ben seni bilirim Çağlar, cidden bak başıma iş açacak şeyler yapma tamam mı? Burada Doruğun önünde uyarıyorum seni, döner gelirim.

-         Yok yok merak etme sen. Senin sadakatini zorlayacak şeyler asla yapmayız, değil mi Doruk? Zaten benim planım da biz yaparız sen seyredersin, olmaz mı? Bu da yasak değildir herhalde.

 

Üç genç bir süre daha bu konu üzerinde şakalaşmaya devam ettiler. Bir daha iş konusunda hiç konuşmadılar.

 

Saat dokuzu geçiyorken Doruk kalkmak için izin istedi.

 

-         Gidiyoruz değil mi?

-         Tamam, ben yarın sana geri dönerim, konuştuğumuz konuyu düşüneceğim, birçok sorum olacak, umarım sıkılmazsın yanıtlarken Çağlar.

-