Altıncı ve son durağımız Atina.
Yine gazetemizden öğrendiğimiz sabah 07:00'de pire limanında olacağımız ve saat 16:00'da hareket ederek 23 saatlik İstanbul dönüşümüz olacağıydı.
Biz Atina turu almadık ve kendimiz gezmeye karar verdik, tabi biraz yanımızda götürdüğümüz bilgiler, biraz tur rehberimizden öğrenebildiğimiz kadarıyla, kahvaltıdan sonra Pire'de yaklaşık bir yarım saat yürüdükten sonra metroyu bulduk ve Atina'ya metro ile indik. Bu arada metro kişi başı 0.80 Euro (tek gidiş).
Pire'den bindiğimiz metrodan Monastraki meydanında indik, Akropolis için iner inmez hemen tırmanmaya başlıyorsunuz. Çok dik olmasa da biraz yorucu bir tırmanış yapıyorsunuz. Akropolis' giriş 12 Euro kişi başı ama içeriyi gezdikten sonra değer diyorsunuz. Hani Akropolis'i görmediysen Atina'yı görmemiş sayılırsın diyorlar ya, hak verdik. Büyüleyici bir tarih var. Her ne kadar hepsi durmuyorsa da, o devasa sütunlar ve tarih inanılmaz.
Efes'i bildiğimiz için o kadar çok etkilenmemeye çalışsak ta, Mitolojisinden, tarihinden etkilenmemek elde değil. Zaten aşağılara doğru baktığınız da tarihlerini nasıl yaşattıklarını görüyorsunuz. Ben Efes'i de gezdim ama hiç bu kadar kalabalık turist gruplarını görmemiştim. Onlarca grup, rehberler eşliğinde Akropolis'i geziyordu.
Akropolis'i bitirdikten sonra tekrar aşağı indik. Oradan eski kent dedikleri Plaka'yı gezdik. Sonra Sintagma meydanını bulduk ve oraları gezdik. Özellikle Atina Üniversitesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Parlamento binaları muhteşem yapıtlardı. Sonra Psiri meydanını gezdik ve yemek yemek için Montastraki'deki en kalabalık caddede bir yer seçtik. Çöp şiş, Adana kebap, Kalamar, döner :)) Evet, tamamen bizim yemeklerden sunuyorlardı, biz de yedik ve çokta pahalı olmayan bir fiyat ödedik, 27 Euro, buna kocaman iki bardak bira dahil.
Yediklerimizi eritme zamanı gelmişti ve en son Internetten bulup bastırdığımız bir rehber tanıtıma uyarak Likabetus tepesine çıkalım dedik.
Dedik ama turumuzun ve belki de yaşamımızın en stresli anlarından birini yaşadık. Önce metro, sonra yürüyerek ziyaret etmeyi planladığımız Likabetus tepesi yüzünden neredeyse gemiyi kaçırıyorduk. Ya da biz kaçırdığımızı sandık, çünkü saatlere o kadar bağlı kalıyorlar ki, saat 16:00 ise kalkıyor, bu konuda sürekli uyarı yapıyorlar. Neyse, biz gidip gelelim derken saat 15:57 de gemiye bindik, yani 3 dakika kala ve artık ben Pınar ile çok paylaşmasam da neler olabileceğini planlamaya çalışıyordum. Düşünsenize pasaportunuz yok, kıyafetleriniz gemide, cebinizde paranızdan başka hiç bir şey yok, nasıl geri dönülecek. Ama bunlar yaşanmadı, pozitif enerji ve Pınar'ın çok başarılı bir taksi bulma operasyonu ile biz zamanında yetiştik. Ancak atladığımız şey, Atina'dan binen yolcuların inip, yerlerine yeni grubun alınmasıydı, dolayısıyla gemi 18:35'te hareket etti ve biz son yarım saatte çektiğimiz sıkıntı ve stresle kaldık:))
Atina'yı çok beğendim diyeceğim. Kesinlikle daha uzun ziyaret edilmesi gereken bir yer. Tarih ve deniz konusunda turizmde oldukça iyi durumdalar.
İnsanları bizimle aynı, sokakta kendinizi İstanbul'da gibi hissedebilirsiniz. Metroları çok kolay ve kullanışlı.
Ve turumuzu sonlandırıp gemimize döndük. Artık bir gece yatıp, ertesi gün İstanbul'umuza dönüyorduk.